3.TEMA: HİKÂYE-ŞİİR-GEZİ YAZISI

Hikâye(Öykü): Yaşanmış ya da yaşanabilir olaylar öykü türünün konusunu oluşturur. Hikâyede birbirine sebep-sonuç ilişkisiyle bağlanmış olay örgüsü vardır. Bu örgü, metnin yapı unsurlarıyla somutlaşır ve anlamlı bir bütünlük kazanır.

👉Türk edebiyatında modern hikâye alanında ilk denemeler, Osmanlı Devle­ti’nin Batı’ya yönelmesinin sonucu 19. yüzyılın ikinci yarısında başlar. 

👉İlk telif hikâyeler, Ahmet Mithat Efendi tarafından kaleme alınır. Ahmet Mithat Efendi hikâyelerini Letaif-i Rivayat ve Kıssadan Hisse adlı eserlerinde toplar. 

👉Samipa­şazade Sezai, Batılı tarzdaki ilk küçük hikâyeleri kaleme alır ve bunları Küçük Şeyler adlı eserinde bir araya getirir.

👉Millî Edebiyat Dönemi hikâyelerinde Anadolu, Türk tarihi, yanlış Batılılaşma gibi konular işlenir. Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Yakup Kadri Karaos­manoğlu, Halide Edip Adıvar Millî Edebiyat Dönemi hikâye yazarlarındandır.

👉Cumhuriyetin ilanıyla toplum ve kültür hayatında hızlı bir değişim süreci başlar. Bu değişim hikâye türünü de etkiler.

👉Cumhuriyet’in ilk yıllarında hikâyelerde Kurtuluş Savaşı, cumhuriyetle başla­yan siyasi ve sosyal değişim, Anadolu coğrafyası ve insanı gibi konular işlenir. 

👉1930’lardan sonra hikâyelerde konu çeşitliliği artar. Birey merkezli hikâyeler kaleme alınmaya başlar. Sabahattin Ali, Memduh Şevket Esendal, Sait Faik Abasıyanık bu dönemin ünlü hikâye yazarlarıdır.

👉İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de hızlı sosyoekonomik gelişmeler yaşanır. Hikâyelerde köy ve köylü sorunları, köyden kente göç, sanayileşme ve bunun getirdiği sorunlar, sanayileşme ile birlikte ortaya çıkan işçi sınıfı gibi konular işlenmeye başlar. Bu dönemde Tarık Buğra, Peyami Safa, Orhan Kemal öne çıkan hikâyecilerdendir.


Hikâyenin Yapı Unsurları

Hikâyelerde olay örgüsü, şahıs kadrosu, olayın geçtiği mekân (yer), olayın gerçekleştiği zaman dilimi hikâyenin yapı unsurlarıdır.

1.  Olay Örgüsü: Olaylar, günlük yaşamda yaşanabilecek nitelikte gerçek durumlardır. Kurmaca bir metin olan hikâye türünde kurgusal olaylar yer alır. Bu kurgusal olaylar, hikâyede belirli bir düzen içinde sıralanır ve bu sıralanış hikâyenin olay örgüsünü meydana getirir.

2. Şahıs Kadrosu: Şahıs kadrosunu oluşturan karakter ya da karakterler hikâyenin yapı unsurlarındandır. Hikâyedeki olayların merkezinde bulunan kişi, hikâyenin başkarakteridir. Başkarakterin yanında olayların gelişmesinde etkili olan kişi ya da kişilere yardımcı karakter denir. Hikâyede ele alınan karakterler, genellikle hayatlarının belli ve kısa bir anı içinde anlatılır. Hikâye karakterlerinin olay ya da durumla ilgili özellikleri öne çıkarılır.

3.  Mekân: Hikâyede olayın geçtiği yerdir. Yazar, hikâyesinde olayların geçeceği mekânı gerçek dünya- dan (ev, konak, iş yeri, çarşı, pazar, tren, vapur, otobüs, uçak, sokak vb.) alabileceği gibi kurmaca bir mekân da kullanabilir. Mekânın olaylar ve karakterlerle doğrudan ilişkisi vardır. Mekân, olayların gelişimini etkiler; kişilerin ruhsal durumlarını ortaya koymaya yardımcı olur.

4.  Zaman: Hikâyedeki olaylar, belli zaman diliminde (an, saat, gün, ay, yıl, mevsim vb.) yaşanır. Hikâyede zaman, olaylar üzerinde doğrudan etkilidir. Hikâyenin konusuna ve yapısına göre zaman uzayıp kısalabilir.


Anlatıcı ve Bakış Açısı

        Hikâyede yazar, anlatma görevini bir anlatıcıya verir. Bu anlatıcı olay ve durumları okura aktarır. Anlatıcı da tıpkı kişiler, zaman veya mekân gibi yazar tarafından kurgulanmış bir hikâye unsurudur.

    Olayların veya durumların anlatıcı tarafından ifade edilişi, bakış açısını oluşturur. Hikâyedeki olayların kimin gözünden ve nasıl anlatılacağına, anlatıcının olayların ne kadarını bilmesi gerektiğine yazar karar verir.

👉Hikâyelerde yazarların kullandığı bakış açıları, üç ana başlık altında toplanır:

1.    Hâkim (İlahi) Bakış Açısı: Hâkim bakış açısında anlatıcı olay ve kişilerle ilgili her şeyi görür ve bilir. Kişilerin geçmişlerini, geleceklerini, ruh hâllerini bildiği gibi olayların akışından veya geçmişinden de haberdardır; bilmediği hiçbir şey yoktur. Anlatımda üçüncü tekil-çoğul şahıs eki kullanılır.

 👉....Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi ne de dört saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu. Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek, geri dönmek mecburiyeti…

2.  Gözlemci (Müşahit) Bakış Açısı: Anlatıcı, olay ve durumlara sınırlı bakma iznine sahiptir; olayların ve durumların tanığı konumundadır. Bu bakış açısında anlatıcı, olayları ve durumları tarafsız bir şekilde aktarır. Kişilerin aklından geçenleri, hissettiklerini; olayların geçmişini ve geleceğini bilemez. Anlatımda üçüncü tekil-çoğul şahıs eki  kullanılır.

 👉 ...Asansör yerine onunca kata kadar yavaş adımlarla merdivenleri çıktı. Cebini karıştırdı ve anahtarı bulamadığından zile hafifçe bastı. Kısa bir süre sonra annesi korkulu bir yüz ifadesiyle kapıyı açtı. Geç saatlerde olmamıza rağmen uyumamış olan ailesi kapıda onu karşıladı. Babası ona yorgun bir şekilde bakarak hafifçe de kızan ve acıyan ses tonuyla”Neredesin be oğlum? Çok merak ettik seni.” dedi...

3.  Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı: Yazar, hikâyedeki olayları ve durumları aktarma görevini olayların içinde yer alan bir kişiye verir. Bu anlatıcı, hikâyedeki ayrıntıları kendi bakış açısından görür. Olaylar ve durumlar hakkındaki bilgisi, yaşadığı ve gözlemleyebildiği kadardır. Anlatımda birinci tekil-çoğul şahıs eki kullanılır.

👉...Balkondaki birlikteliğimiz ayrılığı besliyordu kuşkusuz. Susuyorduk. Dalıp gitmeler, birbirimize doğru eriyip akarcasına gülümsemeler, kirpik düşürüp kaş kaldırmalar sözlerden daha anlamlıydı…Çay içmiş miydik o gün, bilmiyorum. Birkaç dakika, saat, gün ya da yıl sonra ben ayağa kalkmıştım...


Hikâye Türleri

1.    Olay Hikâyesi: Bu hikâye türünde bir olay anlatılır ve olay; serim, düğüm ve çözüm şeklinde gelişir. Bu hikâye türünün dünya edebiyatındaki ilk örneklerini Maupassant (Mopasan) verdiği için bu hikâye türüne Maupassant tarzı hikâye adı da verilir. 

Türk edebiyatında Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin bu tarz öykünün temsilcileri arasındadır.

2.    Durum Hikâyesi: Durum hikâyesinde, olay ön planda değildir; bunun yerini durumlar ve yaşamdan kısa kesitler alır. Bu hikâye türünün dünya edebiyatındaki ilk örneklerini Çehov verdiği için bu hikâye türüne Çehov tarzı hikaye adı da verilir. 

Türk edebiyatında Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra bu tarzın önemli temsilcileri arasındadır.


ŞİİR

Konularına Göre Şiir Türleri

Lirik Şiir: Aşk, tabiat, özlem, gurbet, vatan, din, ölüm gibi konularda duyguların dile getirildiği, coşkulu bir anlatımın kullanıldığı şiirlerdir. Adını Eski Yunan’da şairlerin şiirlerini söylerken kullandıkları “lir” adı verilen müzik aletinden almıştır. 

Değirmen misali döner başım

Sevda değil bu bir hışım

Gel gör beni darmadağın

Tel tel çözülüp kalmışım.

Yâr yâr

Canımın çekirdeğinde diken

Gözümün bebeğinde sitem var.

 

Epik Şiir: Savaş ve kahramanlık konularını coşkulu bir anlatımla işleyen şiirlerdir. Destanlar epik şiir türündedir. Epik kelimesi Yunanca destan anlamına gelen “epope” kelimesinden gelmiştir.

Atlarımız aldan, kırdan, yağızdan,

Akıncılar kopmuş, gelmiş Oğuz’dan...

Küçüklü büyüklü hep bir ağızdan,

Evrence söylenir türkümüz bizim.


Satirik Şiir: Kişilerin ve toplumun aksayan yönlerini eleştirel şekilde ele alan şiirlerdir. Kişi, olay ya da durumlar; iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. 

Dost düşman önümde yürür

Bilmedim asıl dostu

Dostların canıma kastı

Beni dostlarım öldürür.

 

Didaktik Şiir: Bir düşünceyi aktarmak veya belli bir konuda öğüt, bilgi, ders vermek amacıyla öğretici nitelikte yazılan şiir türüdür. Daha çok dinî, ahlaki, felsefi, sosyal konularda yazılır. 

Gönülce düş bir yola,

Bir gönülce kapı aç!

Sen sen ol, verme mola,

Senden kurtul, sana kaç!

 

Pastoral Şiir: Tabiat güzelliklerini, kır ve çoban hayatını anlatan şiir türüdür. Pastoral kelimesi Latince “çobanlara ilişkin” anlamına gelen “pastoralis” kelimesine dayanmaktadır. Pastoral şiir; süsten uzak, sade bir dille yazılır.

İlkbaharı geldi Anadolu’nun,

Silifke’de çiçek açtı nar şimdi.

Her tarafı yeşillendi Bolu’nun,

Sultandağı benek benek kar şimdi.


Nazım birimi, şiirde anlam bütünlüğünü sağlayan ve şiiri oluşturan en küçük dize topluluğudur. 

👉Tek satırdan oluşan nazım birimine dize (mısra),

“Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler.” (Hayali)


👉İki dizeden oluşan nazım birimine beyit,

Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı

Felekler yandı ahımdan muradum sem'i yanmaz mı (Fuzuli)


👉Dört dizeden oluşan nazım birimine dörtlük,

Anlamaz, bilmezsin sen bizim halkı,

Sevgiyi bulasın, yakına gel ki...

Kalıplar gerçeği göstermez belki

Gönül perdeleri sökülsün de gör.  (Abdurrahim Karakoç)


👉Şiiri oluşturan kümeler üç, beş veya beşten fazla dizeden oluşu­yorsa bu nazım birimi bent olarak adlandırılır. 

Anlat bakır mangal yalnızlığını anlat

Anlat yalnızlığını rüyadan kalma halı

Ayaklara ışık tut vücutlara şarkı kat

Birbirinin içinde iki kardeşin eli

Anlat yalnızlığını rüyadan kalma halı  (Sezai Karakoç)


Kafiye (uyak), şiirde dizelerin sonunda tekrarlanan ve ahenk oluşturan heceler veya aynı görevde olmayan ancak benzeşen seslerdir. Benzeyen seslerin sayısına ve kelimelerin anlamına göre türlere ayrılır.

👉Tek ses benzerliğine yarım kafiye,

👉İki ses benzerliğine tam kafiye,

👉Üç veya daha fazla ses benzer­liğine zengin kafiye,

👉Yazılışları ve sesleri aynı, anlamları farklı sözcüklerin benzerliğine cinaslı kafiye denir.


NOT:  Mısra sonlarındaki ses benzeşmelerinde,

REDİF: Yazılış-Okunuş-Anlam-Görev---AYNI

KAFİYE: Yazılış-Okunuş---AYNI, Anlam-Görev---FARKLI

👉Kafiye önce redif sonra gelir.


--------bana sor-du-lar

--------yolda dur-du-lar

--------suya ver-di-ler

👉 -r'ler tek ses benzerliği olduğu için yarım kafiye

👉 -dular'lar görülen geçmiş zaman ve çoğul şahıs eki (aynı anlam ve görevde oldukları için) redif


1. Yarım Kafiye : Dize sonlarındaki varsa redifler bulunduktan sonra geriye kalan tek ses benzerliğine yarım kafiye denir.

Katar katar olmuş gelir turnalar                “gelir turnalar”   Redif

Eğrim eğrim ne hoş gelir turnalar             “ş” Yarım kafiye

 

2. Tam Kafiye: Dize sonlarındaki -varsa- redifler bulunduktan sonra geriye kalan iki ses benzerliğine yarım kafiye denir.

Hânedan kişiler hep  yoksul olmuş

Düşman kapısında bağlı  kul olmuş                        ul’lar  tam kafiye

O nazlı gelinler şimdi  dul olmuş                            olmuş’lar  redif

Cemiyet dağılmış, canan kalmamış

 

3. Zengin Kafiye: Dize sonlarındaki -varsa- redifler bulunduktan sonra geriye kalan üç ve üçten fazla ses benzerliğine yarım kafiye denir. 

Nasıl duvarda değişmeksizin durursa  resim

Nasıl güzelse Boğaz her saatte, her  mevsim              sim’ler zengin kafiye

 

👉Tunç Kafiye: Zengin kafiyenin bir çeşididir.Kafiyeyi oluşturan sözcüklerden biri diğerinin içinde geçiyorsa buna “tunç kafiye” denir. 

Her şey akar, su tarih, yıldız, insan ve  fikir

Oluklar çift; birinden nur akar; birinden  kir.         kir’ler  tunç kafiye  (zengin kafiye)

 

4.Cinaslı Kafiye: Yazılışları aynı, anlamları farklı olan sözcüklerle yapılan kafiyeye “cinaslı kafiye” denir. 

Niçin kondun a bülbül 

Kapımdaki asmaya                                 asmaya’lar  cinaslı kafiye           

Ben yârimden ayrılmam 

Götürseler asmaya


Redif, şiirde uyaktan sonra tekrarlanan yazılışları ve görevleri aynı sözcük ve eklerdir.

Bir gül mahzun durur bahçede

Yaprakları yorgun.

Sen pembe güllerin en pembesi!                         gun’lar redif

Hasta solgun.


Garibim namıma  Kerem diyorlar

Aslı’mı el almış  harem diyorlar                   rem’ler  zengin kafiye              

Hastayım derdime  verem diyorlar               diyorlar’lar  redif

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben

 

NOT: 

Kafiye düzeni(şeması,örgüsü,dizilişi), bir şiirde uyakların sıralanış biçimidir. Kafiye düzeni gösterilirken dize sonlarındaki benzer ses özellikleri aynı harfle gruplanır. Bu gruplandırma sonucunda ortaya çıkan şema kafiye ör­güsünü oluşturur.

Beş çeşit kafiye örgüsü vardır:

Düz kafiye (aa, bb, cc / aaaa / aaab),

Çapraz kafiye (abab),

Sarmal kafiye (abba),

Mani tipi kafiye (aaxa),

Örüşük kafiye (aba, bcb, cdc, d...).


👉DÜZ

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine  (a)

Kaç defa geçtiğim bu sokaklar, bugün yine, (a)

Sessizdiler, Fakat Ramazan maneviyyeti (b)

Bir tatlı intizara çevirmiş sükûneti (b)


O zaman vecd ile bin secde eder —varsa— taşım, (a)

Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım, (a)

Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na' şım; (a)

O zaman yükselerek Arş'a değer belki başım. (a)


Garibim namıma  Kerem diyorlar    (a)

Aslı’mı el almış  harem diyorlar        (a)               

Hastayım derdime  verem diyorlar   (a)   

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben  (b)


👉ÇAPRAZ

Hayran olarak bakarsınız da (a)

Hülyanızı fetheder bu hali (b)

Beş yüz sene sonra karşınızda (a)

İstanbul fethinin hayali (b)


👉SARMAL

İhtiyar, elini bağrına soktu, (a)

Dedi ki: “İstanbul muhasarası (b)

Başlarken aldığım gaza yarası (b)

İçinden çektiğim bu oktu. (a)


👉MANİ

Sabahın çisesine (a)
Uyandım yar sesine (a)
İsmini yaz sevdiğim (x)
Halının köşesine (a)


👉ÖRÜŞÜK

Bir dereden kopardım (a)
Bu incecik kamışı (b)
Ve bir bıçakla yardım (a)

Pek solgunsa da dışı (b)
Sesinde gizli, berrak (c)
Pınarların akışı: (b)

Dinle, ne şakrıyor, bak! (d)


Ölçü(Vezin), bir şiirdeki dizelerin hece sayısı veya hecelerin ses değeri bakımından denkliğine dayanan ahenk unsurudur.

👉Hece ölçüsü, şiiri oluşturan dizelerin hece sayısı bakımından eşitliğine dayanır.

👉Aruz ölçüsü ise dizelerdeki hecelerin ses değeri açısından denkliğine dayanır.

👉Bir şiirde bu iki ölçüden herhangi biri kullanılmamışsa o şiir serbest ölçü ile yazılmıştır.


 1. Hece Ölçüsü

👉Her dizede eşit derecede hece vardır.

Hece ölçüsünde en çok kullanılan üç kalıp vardır. Yedili, sekizli ve on birli hece kalıpları.

Mani benim ezberim 

Kan ağlıyor gözlerim 

Ben o yârin yolunu 

Ölene dek gözlerim                                           4+3= 7’li hece ölçüsü vardır.

 

Geldi geçti ömrüm benim 

Şol yel esip geçmiş gibi 

Hele bana şöyle geldi 

Bir göz açıp yummuş gibi                                  4+4= 8’li hece ölçüsü ile yazılmıştır.

 

Rüzgâr eser dallarınız atışır 

Kuşlarınız birbiriyle ötüşür 

Ören yerler bu bayramda çok üşür 

Bülbül niçin yaslı bakışır dağlar                        4+4+3= 11’li  hece ölçüsü ile yazılmıştır.

 

Durak, hece ölçüsü kullanılan şiirlerde ahengi artırmak için dizelerin bazı bölümlerinde anlam gere­ği yapılan duraklamalardır.

👉Hece ölçüsü ile yazılan şiirlerde 4+3, 4+4, 6+5, 4+4+3 gibi duraklar kullanılabilir.

👉Hece ölçüsüyle yazılmış, söylenmiş her şiirde durak bulunmak zorunda değildir.


2. Aruz Ölçüsü:

Hecelerin açık ya da kapalı olmasına göre oluşturulan ölçüye aruz ölçüsü denir.

Açık Hece: Hecenin sonundaki harf ünlü ile bitiyorsa o hece açık hecelidir ve “ . “ ile gösterilir.

*Dize sonlarındaki harf ünsüz dahi olsa açık farz edilir.

Kapalı Hece: Hecenin sonundaki harf ünsüz ise o hece kapalıdır ve “ “ işareti ile gösterilir.

Bin at lı / a kın lar da / ço cuk lar gi / bi şen dik 

Bin at lı /  o gün dev gi / bi bir or du / yu yen dik 

-    -   .    /  .  -    -   .      /   .   -   -   .    /  .   -   -

Mef û lü / me fâ î lü / me fâ î lü / fe û lün


 3. Serbest Ölçü:

Hece, aruz gibi herhangi bir ölçüye bağlı kalınmayan ölçüdür. Hecelerin açık veya kapalı olmasına ya da sayılarına bakmaksızın şairin tamamen kendi üslubuna göre yazmasıdır.

👉Serbest ölçü, Türk şiirinde 1940’lardan sonra Orhan Veli Kanık ile yaygınlaşmaya başlamıştır.

Gemiler geçer rüyalarımda
Allı pullu gemiler, damların üzerinden
Ben zavallı
Ben yıllardır denize hasret
Yukarıdaki dizeler serbest tarzda, yani ölçüsüz olarak yazılmıştır.


GEZİ YAZISI

    Yazı; insan yaşamını kayıt altına aldığı gibi insana gördüğünü, duyduğunu ve düşündüğünü de ölümsüzleştirme imkânı sağlar. Yazıyı kullanan insanoğlu gezdiği yeni coğrafyaların ayırt edici özelliklerini ve güzelliklerini kaleme alır.

   Yazarlar, gezilerinde gördüklerini kendilerine özgü bir üslupla eserlerinde anla­tır. Bu eserlere gezi yazısı denir.

👉İnsanoğlu, doğası gereği görmediği yerleri ve bu yerlerde yaşayan insanları merak eder. İnsanoğlunun yeni yerleri görüp tanıma ihtiyacını gideren, edebî ve tarihî özellik taşıyan metinlere gezi yazısı (seyahatname) adı verilir. Bu eserlerde gezgin (seyyah); gezdiği yerlerin sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi özelliklerini anlatır.

👉Gezi yazıları; yolculuğun yapıldığı coğrafyanın o günkü sosyal, ekonomik ve kültürel özelliklerini anlattığı için tarihî ve coğrafi metinlerdir. Bu yazılar; yaza­rın gezdiği coğrafyanın maddi ve manevi özelliklerini, yaşamın özgün yönlerini içten ve anlaşılır bir dille anlatmasıyla edebî bir özellik taşır.

👉Seydi Ali Reis’in Mir’atü’l-Memalik adlı eseri, Türk edebiyatında ilk seyahat­name olarak gösterilmektedir. Türk edebiyatındaki en tanınmış seyahatname, Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı eseridir.

👉Gezi yazılarında okurun ilgisini çekecek bir anlatım tercih edilir. Yazar, gezdiği yerleri anlatırken okuru âdeta o yerlerde yaşatır; yazısını okuru yazının içine çekecek bir üslupla kaleme alır. Gezi yazı­larında sadece gezilen yerlerin tarihî, coğrafi ve kültürel özellikleri anlatılmaz; anlatılanlarla okurda bu yerleri gezip görme isteği de uyandırılır.

👉Gezi yazıları belirli bir plan dâhilinde kaleme alınır. Bu plan giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.

👉Gezi yazılarında okurun gidip görmediği, bilmediği yerler anlatıldığı gibi okurun yaşadığı yerle ilgili ilginç bilgiler de verilebilir. Yazarın bakış açısı ve gözlem gücü, bir yerde uzun yıllar yaşayanların bile fark etmediği ayrıntıların ortaya çıkmasını sağlar.

👉Anıyla gezi yazısı arasında benzerlikler vardır. Her ikisi de yazarın hayatından izler taşır. Anı ile gezi yazısının farkı, gezi yazısının amacının gezilen yerleri anlatmak olmasıdır. Anıda yazar gezdiği bir yerden bahsetse bile amacı kendi yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini, başkalarıyla olan ilişkilerini anlatmaktır. Anıların yazılma amacı gezilip görülen yerlerin anlatılması değildir.

Kafiye-Redif Çalışması

 

Mısra sonlarındaki ses benzeşmelerinde,

REDİF: Yazılış-Okunuş-Anlam-Görev---AYNI

KAFİYE: Yazılış-Okunuş---AYNI, Anlam-Görev---FARKLI


-------------bana sor

-------------yolda dur

------------suya ver


------------yap-mış

------------sev-miş

------------bil-miş


----------- rüya  gibi-sin

-----------çiçek  gibi-sin


-----------yol-lar-a ver-di

-----------gül-ler-e ver-di

-----------sel-ler-e ver-di


------------konak-ta-y-ım

------------okul-da-y-ım


------------çöz-ül-düğ-ü-n-ü gördüm ben

------------üz-ül-düğ-ü-n-ü gördüm ben

------------boz-ul-duğ-u-n-u gördüm ben


Bizim elde bahar olur, yaz olur
Göller dolu ördek olur, kaz olur
Sevgi arasında yüz bin naz olur
Suçumu bağışla, ben sana kurban


Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Ben çektiğim kimler çeker
Gözlerim kanlı yaş döker
Bulanık bulanık akar
Dağlarım seliyim şimdi


Üstümüzden gelen boran kış gibi
Şahin pençesinde yavru kuş gibi
Seher sabahında rüya düş gibi
Çağırta bağırta aldı dert beni


Yollarda kalan gözlerimin nurunu yordum,
Kimdir o, nasıldır diye rüzgarlara sordum,
Hulyamı tutan bir büyü var onda diyordum


Sen miydin o afet ki dedim, bezm-i ezelde
Bir kanlı gül ağzında ve mey kasesi elde,
Bir sofrada içtik, ikimiz aynı emelde,
Karşımda uyanmış gibi bir baktı sarardı.


On atlıya karar verdim yını
Yenice sevdaya salmış bını
El yanında yakar gider kını
Tenhalarda gülüşünü sevdiğim.


Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı.. Buz tutuyor her soluk    


Baygın bir ihtizaz ile bi-huş akar dere,
Sahillerinde çocuklar uzanmış çemenlere.


Miskin Yunus biçareyim
Baştan ayağa yareyim
Dost ilinden avareyim
Gel gör beni aşk neyledi   


Fikrim bir hulyaya bazı dalar da
Düşünür, derim ki: “Bu odalarda
Kim bilir kaç kişi oturmuş yatmış.


Kimi solgun, sarışın; kimi ak, kimi kara;
Kiminin arkasından görünüyor Ankara.


Hey Emre’m Yunus biçâre
Bulunmaz derdine çâre


Niçin kondun a bülbül
Kapımdaki asmaya
Ben yârimden vazgeçmem
Götürseler asmaya


Bilmem ki yaz mı gelmiş
Niçin açmış gül erken
Aklımı kayıp ettim
Nazlı yârim gülerken


Kendin çöz kendin tara
Değmesin el başına
Ben yârime kavuştum
Darısı el başına


Bağ bana
Bahçe sana bağ bana
Değme zincir kâr etmez
Zülfün teli bağ bana

Reşat Nuri Güntekin-Çalıkuşu


Çalıkuşu---Video

Bilgi Notu:
    Çalıkuşu adlı roman Reşat Nuri Güntekin tarafından 1922 yılında yazılmıştır. Roman, Türk edebiyatının en çok okunan eserleri arasında yer almaktadır.

Özet:
    Roman, Feride’nin çocukluk yıllarında başlar. Feride’nin babası bir süvari binbaşısıdır, görevi nedeniyle sürekli yer değiştirmektedir. Feride, daha üç yaşına girmeden babası tarafından, annesiyle birlikte bir köye gönderir. Annesi hasta bir kadın olduğu için Feride’yle pek ilgilenememektedir. Bu yüzden ona bir dadı tutalar. Ancak Feride dört yaşındayken dadısı evlenir ve Feride’yi bırakır. Feride, bunun için günlerce ağlar. Babası, hasta annesiyle birlikte Feride’yi İstanbul’a yollar. Ancak annesi daha İstanbul’a gelemeden Beyrut’ta hayatını kaybeder.
    Babası Feride’yi, neferi Hüseyin’le İstanbul’a teyzesi ve büyükannesinin yanına yollar. İstanbul’da yeni akrabalarıyla tanışan Feride, burada da yaramazlıklarını sürdürür. Sadece teyzesinin oğlu Kâmran’a karşı çekingen davranır.
    Feride, dokuz yaşındayken büyükannesini de kaybeder. Babası onu bir Fransız yatılı okuluna gönderir. Feride yaramazlıklarına burada da devam eder. Pek çok kişinin cesaret edemeyeceği şeyler yapar. Ağaçlara tırmanıp daldan dala atlar. Bu nedenle öğretmenlerinden biri Feride’nin adını “Çalıkuşu” koyar. Feride okul yıllarında babasını da kaybeder. Teyzesinden başka kimsesi kalmamıştır. Yaz tatillerini teyzesinin yanında geçirmektedir. Teyzesinin iki çocuğu vardır. Büyük olanın adı Kâmran, küçük olanın Necmiye’dir.
    Feride, bir gün kiraz yemek için ağaca çıktığı sırada Kâmran’ı, Neriman adlı dul bir kadınla öpüşürken görür ve dayanamayarak güler. Neriman koşarak kaçar. Kâmran ise Feride’nin bundan kimseye söz etmemesini ister. Feride, bu sırrı saklayacağına söz verir. Kâmran da ona düzenli aralıklarla hediyeler göndermeye başlar.
    Okuldaki kızlar yaz tatilinde yaşadıkları aşkları birbirlerine anlatır. Feride de kendini Neriman’ın yerine koyarak Kâmran’la aşk yaşadığını okuldaki kızlara inandırır.
    Yaz tatilinde Feride, Tekirdağ’daki teyzesinin yanına gitmiş, teyzesinin kızı Müjgan ile sırdaş olmuştur. Müjgan, Kâmran’a Feride’nin onu sevdiğini söyler. Kâmran, Feride’ye her şeyi öğrendiğini söyleyerek evlenme teklif eder. Feride ile Kâmran nişanlanır. Kâmran dört yıl İspanya’da sefaret kâtibi olarak çalışacak, bu arada Feride okulunu bitirecektir.
    Dört yıl sonra, evlenmelerine üç gün kala hiç beklenmedik bir olay olur. Feride, bahçede dolaşırken kapının önünde siyah çarşaflı bir kadın gelir. O kadın Feride’ye Kâmran’ın Avrupa’da bir sevgilisi olduğunu söyler. Kâmran’ın sevgilisine yazdığı bir mektubu okur. Bunun üzerine Feride, bir not yazarak evi terk eder. Kendi hayatını yeniden kurmak için Anadolu’ya öğretmen olarak gitmeye karar verir.
    Bu olaydan sonra Feride’nin Anadolu macerası başlar. Feride Maarif Nezaretine giderek iş başvurusunda bulunur. Bursa’nın Merkez Rüştiyesi’nde coğrafya ve resim öğretmenliğine tayin edilir. Bursa’ya gittiğinde bir başkasının da aynı göreve atandığını görür. Bunun üzerine Bursa’nın Zeyniler köyünde göreve başlar. Zeyniler, yolu dahi olmayan, bakımsız, geri kalmış bir köydür. Okul eski bir ahırdır. Feride, bu köyde insanlara yardım edip onların çocuklarını eğitmeye çalışır. Munise adında öksüz bir öğrencisini evlat edinir. Hayrullah adında askeri bir doktorla tanışıp dost olur. Bir gün köye bir müfettiş gelir ve ahırdan bozma okulda öğrenim görülemeyeceğini bildirir. Okul kapatılır.
    Feride, yanına Munise’yi ve bir keçi yavrusunu da alarak Bursa’ya döner. Maarif Müdürünün yanına gittiğinde, müdür ona açıkta yer olmadığını söyler. Ancak Feride, müdürün yanında bulunan arkadaşıyla Fransızca konuşur. Bu sayede Bursa Darülmuallimatına atanır.
    Feride’nin güzelliği pek çok yerde başına bela olur. Kendisine çok yakın hissettiği Şeyh Yusuf Efendi, Feride’ye âşık olur. Üstelik bunu Feride’nin dışında herkes bilmektedir. Bir gün bu durumu bir arkadaşı Feride’ye söyler. Feride çok utanır ve insan içine çıkamaz olur. Çünkü Şeyh Yusuf hastalanmıştır ve herkes Feride’yi bunun suçlusuymuş gibi görmektedir. Okulun müdiresi dayanamayıp ondan gitmesini ister. Maarif Müdürünün emriyle Çanakkale Rüştiyesi’ne tayini çıkar.
    Feride yanına Munise’yi de alarak Çanakkale’ye gider. Zeyniler köyünden aldıkları keçiyi Hacı Kalfa’ya bırakıp onun yerine altı tana kuş satın alır. Feride’nin güzelliği Çanakkale’de de başına bela olur. İlçedeki tüm delikanlılar ondan bahsetmektedir. Soylu bir aileden gelen Binbaşı İhsan’dan evlenme teklifi alır ancak reddeder. Bu olaydan kısa bir süre sonra Hafız Kurban Efendi adında evli bir adamdan da evlenme teklifi alır, ancak onu da reddeder. Arkadaşlarından Nazmiye Hanım, Feride’yi Burhanettin adında biriyle tanıştırır. Yemeğe indiklerinde aslında bu davetin Feride ile aralarını yapmak için düzenlendiği anlaşılır. Bu olaydan sonra Feride kendini kötü hissetmeye başlar. Çanakkale’de daha fazla kalamayacağını anlar ve İzmir’e gider.
    İzmir’de bölgenin zenginlerinden Reşit Bey’in kızlarına Fransızca dersi vermeyi kabul eder. Artık Feride ve Munise köşkte kalmaktadır. Büyük bir tesadüf eseri Reşit Bey’in kızlarının teyzesi, Kâmran’ın evlendiği Münevver adında bir kadındır. Reşit Bey’in kızı Kâmran’ın bir resmini göstererek onu düğün gecesi terk eden şımarık ve nankör bir kızdan bahseder. Feride, hiçbir tepki göstermez, gerçeği söylemez ve o evden ayrılır.
    Maarif Müdürlüğüne giderek yeniden tayin ister. Kuşadası’nda Türkçe ve resim muallimine ihtiyaç olduğunu öğrenir. Feride, bu görevi kabul ettikten sonra Anadolu yolculuğunda son durağı olan Kuşadası’na gider. Kuşadası’ndaki Okulu istediği gibi yöneten Feride, burada aradığı mutluluğu bulmuştur. Ancak bir ay sonra savaş başlar ve okul hastaneye dönüştürülür. Feride, okulda kalan kitaplarını almaya gittiğinde başhekimle tanışır. Başhekim Zeyniler köyünde kendisine hasta bakıcılığı yaptıran Hayrullah Bey’den başkası değildir.
    Feride, burada hasta bakıcılığa başlar. Bir ay sonra kendisini isteyen İhsan Bey, ağır yaralı olarak hastaneye getirilir. Feride, Kâmran’ı unutmak için İhsan’la evlenmek ister. Ancak bu defa İhsan Bey kabul etmez. Feride’nin kendisine acıdığını düşünmektedir. Savaş bittikten sonra okul yeniden açılır, Feride, müdüre olur.
    Feride, Munise’yi kaybeder ve günlerce kendine gelemez. Doktor Hayrullah Bey, dinlenmesi ve kendine gelmesi için Feride’yi çiftliğine götürür. Feride, iyileşince Hayrullah Bey’le birlikte kalmaya devam eder. Çeşitli dedikoduların çıkması üzerine sözde bir nikâh yaparak evlenirler. Ancak Hayrullah Bey, Feride’yi kızı gibi sevmektedir. Çiftliği düğün hediyesi olarak anaokuluna çevirir. Feride, burada ders vermeye başlar.
    Hayrullah Bey, ölmeden önce son isteği olarak Feride’den İstanbul’a gitmesini ve Kâmran’a bir mektup iletmesini ister. Bu mektupta Feride’nin Kâmran’ı sevdiği yazılıdır. Hayrullah Bey, mektubun yanına Feride’nin yazdığı günlüğü de koymuştur.

Burada Feride’nin günlüğü olarak yazılmış olan bölümler biter.

    Feride, İstanbul’a gidince Kâmran’ı ne kadar sevdiğini bir kez daha anlar. Kâmran da sadece Feride’yi sevmiştir. Kâmran eşini kaybettikten sonra oğlunu da alıp Tekirdağ’a gitmiştir. Bir hafta sonra Feride de Tekirdağ’a gider.. Birbirlerine karşı karmaşık duygular içerisindedirler. Feride, eski neşesini bulmuştur. Bazen ölen eşinden ve Munise’den bahseder. Kâmran bunları duyunca kendini çok kötü hisseder. Kâmran’ın oğlu Feride’yi çok sever, yanından hiç ayrılmaz. Feride Kuşadası’na dönmeden önce gerçeği Müjgan’a anlatır. Müjgan Feride’nin getirdiği paketi Kâmran’a Feride gittikten sonra verecektir. Ancak Müjgan, Kamran’a paketi Feride gitmeden önceki akşam verir. Kâmran ve Müjgan, Feride’nin günlüğünü birlikte okurlar. Her şeyi öğrenen Kâmran Feride’yle evlenir ve yıllar süren hasret böylece sona erer.

Romandaki Kişiler

Feride: Pek çok kişiyi kendisine hayran bırakacak güzellikte, ela gözlü, hareketli, duygusal, sevimli, iyi eğitim almış genç bir kızdır. Öğrencilik yıllarında çok hareketli olduğu ve ağaç dallarına çıkmayı çok sevdiği için ona “Çalıkuşu” denmiştir. Feride, çocukluğundan itibaren kendini ezdirmeyen, haklarını savunabilen, insanlarla iyi ilişkiler kurabilen, kültürlü, mücadeleci bir yapıya sahiptir. Cumhuriyetin ilk yıllarında halkın cehaletiyle savaşan aydın Türk kadınını temsil etmektedir.

Kâmran: Kıvırcık sarı saçlı, mavi gözlü, yakışıklı ve kibar bir gençtir. Feride’nin teyzesinin oğlu ve sevdiği kişidir. Feride’ye karşı duyguları karşılıksız değildir. Ancak Kâmran’ın başka kadınlarla da ilişkisi vardır.

Münevver: Kâmran’ın Feride’yle nişanlıyken Avrupa’da tanışıp aşk yaşadığı kadındır. Münevver, Kâmran’dan daha önce bir evlilik geçirmiş fakat mutlu olamamıştır. Kâmran’la olan evliliğinden bir oğlu vardır.

Neriman: Feride’nin teyzesinin köşküne gelip giden kadınlardan biridir. Genç yaşta kocasını kaybetmiş, iyi giyimli, güzel ve çekici bir kadındır. Kâmran’la ilişkisi vardır.

Doktor Hayrullah Bey: Askeri doktordur. İri yapılı, mavi gözlü, sevimli, yardımsever biridir. Feride’yi kızı gibi sevmektedir. Onu korumak için elinden gelen her şeyi yapar. Hayrullah Bey, karşımıza babacanlığın, sevginin, şefkatin, fedakârlığın ve yardımseverliğin simgesi olarak çıkar.

Munise: Sarışın, beyaz tenli, iyi kalpli, küçük yaşta öksüz kalmış bir köylü kızıdır. Kimsesi olmadığı için Feride onu evlatlık almıştır. Anadolu köylüsünün saflığını, temizliğini, yoksulluğunu ve kimsesizliğini temsil etmektedir.

Hatice Hanım: Zeyniler köyünde öğretmen vekilliği, aynı zamanda temizlik işlerini yapan yaşlı bir kadındır. Çocuklara ceza olarak bazen dayak atar, bazen de bir odaya kapatır. Anadolu’daki yarı aydın tipe örnek bir kişiliktir.

Müjgân: Feride’nin teyze kızı, aynı zamanda sırdaşıdır. Feride’den üç yaş büyüktür. Feride’nin akrabaları arasında en sevdiği, kendine en yakın bulduğu ve dertleştiği kişi Müjgân’dır. Müjgân, Feride’nin tam tersi olarak olgun ve ağırbaşlı bir kişiliğe sahiptir.

Hafız Kurban Efendi: Feride’nin öğretmenlik yaparken oturduğu eve, bitişik oturan komşusudur. Evli olduğu halde Feride’ye evlenme teklif etmiştir. Cahil ve yobaz tiplere örnek bir kişiliği vardır.

İhsan Bey: Feride’nin âşıklarından biridir. Zengin ve soylu bir aileden gelen İhsan Bey, orduda subay olarak görev yapmaktadır. Yakınına düşen bir bomba yüzünden yüzünün bir kısmı feci şekilde yanmıştır.

Mekân: Roman İstanbul, Tekirdağ, İzmir, Çanakkale, Kuşadası, Zeyniler köyü ve ismi verilmeyen birkaç Anadolu köyünde geçer. Romanda, Zeyniler köyü ayrıntılı bir biçimde tasvir edilmiştir.

Zaman: Kesin bir tarih verilmemekle birlikte roman, Cumhuriyet öncesi, Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında geçmektedir.

Dil ve Anlatım: Romanın ilk dört bölümü “kahraman bakış açısıyla” Feride’nin ağzından “günlük” biçiminde yazılmış, son bölümü yazarın ağzından “hakim bakış açısıyla” yazılmıştır. Romanda gözleme büyük önem verilmiş, çevre her yönüyle incelenmiş, tasvirler ayrıntılı olarak ve tarafsız bir gözle yapılmıştır. Romanın dili dönemine göre sade, anlaşılır ve akıcıdır.  Realist bir anlayışla yazılan roman, toplumsal içerikli eleştirel özellikler taşıyor.

Romanın Tema ve Konusu: Çalıkuşu'nda öne çıkan temalar ise aşk, kıskançlık, gurur, ihanet, eğitim olarak sayılabilir. İstanbullu Feride'nin nişanlısı tarafından ihanete uğramasını ve kendisini öğretmenlik mesleğine vererek Anadolu'yu karış karış gezmesini konu edinir.